Bir Nuri Bilge Ceylan Karesi Çekmek

Bir sinema öğrencisi için film çekmek, eminim maddî olanaksızlıklardan daha fazlasıdır. Özelleştirirsek, Türkiye’de, adına metropol denen kalabalıklar, gürültüler, kirlilikler alemlerinden birinde film çekmeye çalışıyorsanız size o filmi çektirmezler. Çekemezsiniz demiyorum, illâki sorun çıkar diyorum. Çok fazla insan var, çok fazla yer yok. Hele hele bir Nuri Bilge Ceylan karesi çekecekseniz işiniz daha zor. İstanbul’da bakılacak kaç manzara kaldı bilmiyorum. Herhangi bir yerde herhangi bir şey yaparken yalnız kalmak mümkün mü emin değilim. Zil çalar mı, kapı vurulur mu, biri gelir mi diye uzar gider. Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken eskiden erguvanlar olurdu, yani geçseniz bile görür, gözün gördüğü alanın bir kısmı mora boyanır, göz sonrasında görmek istediğini görürdü. “Her yer beton,” klişesine girersem konu dağılacak, o nedenle bu bahsi burada kapatayım diyorum.

4 kafadar, gördükleri kısa film yarışması ilânının ertesi günü film çekmeye karar verirler. İlânda adı geçen yönetmen Nuri Bilge Ceylan’dır ve onun beğenisine sunulacak bir film için tek gecede tüm Ceylan sinematografisini anlamaları gerektiğine karar verirler. Bu konuda ne ölçüde başarılı olduklarını ise, 2008 yılı İstanbul Film Festivali finaline kalan 10 çalışmadan birinde, bu kısa’da görebilir, inceden didaktik detaylarında gülümseyebilirsiniz (ben özellikle Ömer karakterinin “Abi aldım Mayıs Sıkıntısı’nı, izledim, baya sıkıntılı bi’ filmmiş ya ben uyuyakaldım ya” repliğinde adeta imha olup Burak’la yaptığımız ‘sıkıntılı filmler’ sohbetlerini anımsadım; örnekse ‘Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom’).

Baştan sona amatör, baştan sona eğlenceli, paylaşıla paylaşıla bitirilemeyen gudik YouTube videoları ve komiklikleriyle kıyas götürmeyecek ölçüde başarılı bir iş kotarmış Onur Bilgetay, tebrik ediyorum. Benim gibi sinema okumayıp yine de hayâlinde en az bir dişe dokunur kısa film çekmek olan nice şevkli sinemasever varken, sinema okuyup ya da sinema öğrencisi olup ödüllere, üne, tanınırlığa kavuşma merakında ne çok birey vardır diye düşünmeden duramıyorum. Akademi’den biliyoruz; film festivalleri ve festivallerdeki ödüller hangi kriterlere göre değerlendiriliyor o anlamda terliyiz. Benim için film, öykü, şiir vesair yarışmalar, beğenilerini, ‘avam’ diye belirledikleri sınırlı çözünürlükte algının üzerinde konumlandırmış jürilerden ve üretimlerini o heyete emtia gibi sunan pek çok insandan oluşuyor. ‘Festival’, tanımı gereği dilimde hep bir sası tat, bir olmamışlık bırakıyor. Geçtiğimiz yıl Gergely Wootsch’un Royal College of Art of London’daki öğreniminin ilk ürünü olan Ordæmonium‘u izlemiş, aklıma Göksel Aymaz’ın, “Kültür alanındaki ürün seçenekleri içinden bazılarına toplumun belli kesimlerince gösterilen ilgi, belli bir döneme ilişkin toplumsal bir durumu açığa çıkaran simgesel bir değer taşır” tespiti gelmiş ve sıkıntım sürmüştü. Günümüz algısı, işte jürinin algısı. Kapalı devre çalışan obskürantist, ‘farklı’, ‘aşmış’, ‘bu dünyadan değil’, “hangi kafayla çekilmiş’, ‘entel’, ‘sanat’ filmlerinden zaman bulup basit, belki vasat, son kertede kusurlu olanın, kusurlarıyla varolup her daim mükemmeliyetçilikle tek kol aralığı mesafede duranın güzelliğini es geçmeyelim der mesaj kaygılı konuşurum. Festivallere savaş açar göğsümü siper ederim.

‘Bir Nuri Bilge Ceylan Karesi Çekmek’, vaktinde bulunduğum bir ortamda bir Nuri Bilge Ceylan filmi için yapılmış o eşsiz espriyi bana anımsattığı için izlendi, beğenildi, gülümsendi, tanıtıldı.

Nuri Bilge’nin sanatının ululuğunu kabullenmiş gevrek bir ağızdan:

“Pause’a bastım hâlâ ekrana bakıyor.”

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir