Atonement

Cecilia elindeki vazo ve çiçeklerle havuza doğru giderken evin yamaklarından birisi olan Robbie ile karşılaşır. Ondan kendisine bir sigara sarmasını ister ve birlikte yürümeye başlarlar. Cecilia tıp, Robbie de aynı okulda edebiyat eğitimi almıştır. Robbie okulu birincilikle, Cecilia ise üçüncülükle bitirmiştir. Aynı zamanda eğitim gördükleri yıllar boyunca birbirleriyle hiç konuşmamışlardır. Neyse, havuz başına geldiklerinde Robbie yardım etmek ister fakat Cecilia’nın diretmesinin de etkisiyle vazonun kulbu kırılır. Kendilerine ailelerinden miras kalan belki de en önemli eşyanın kırılması Cecilia’yı sinirlendirir ve havuza atlayarak kırılan parçayı bulur.

O sırada odasının peceresindeki arıyı kovmaya çalışan hayal gücü geniş ve yazmayı çok seven on üç yaşındaki Briony sırılsıklam bir halde havuzun başında, Robbie’nin karşısında dikilen ablası Cecilia’yı görür. Cecilia Robbie’nin elindeki vazonun sağlam parçalarını alarak sinirli bir biçimde eve döner ve hem akşamki yemekte ne giyeceğini ayarlar, hem de hazırlık yapanlara yardım eder.

Morali bozulan Robbie evine dönerken bahçede Cecilia’nın abisi Leon ve Paul Marshall ile karşılaşır. Çocukluklarının büyük bir kısmı birlikte geçmiş olan Leon akşamki yemeğe Robbie’yi de davet eder. Robbie daveti kabul eder ve evine gittiğinde akşamki yemekte Cecilia’ya vermeyi planladığı ufak bir özür mektubu hazırlamaya başlar. Yazar beğenmez, yazar gereksiz bulur, yazar terbiyesiz olduğuna karar verir, yazar komik bulur, böyle böyle giderken sonunda duygularını tam olarak açıklayabildiği şeyler yazar.

Eve doğru yola çıkmışken yol kenarında Briony’yi görür. Kendi elleriyle verirse aptal gibi hissedeceğinden, mektubu Briony’ye teslim eder ve onu Cecilia’ya vermesini söyler. Briony koşarak uzaklaşırken Robbie’nin jeton düşer ve zarfın içine yanlış versiyonu koyduğunu hatırlar. Meraklı Briony ise yazanları çoktan okumuş ve Robbie’yi “seks manyağı” diye yaftalamıştır.

Davet yerine gelen Robbie ilk fırsatta Cecilia’dan özür diler. Cecilia ise onu kütüphaneye doğru sürükler. Cecilia ağlak makamında sarf ettiği sözcüklerinde Robbie’ye karşı olan hislerini açıklar. Robbie’nin düşünceleri de üç aşağı beş yukarı aynı olduğudan, neden yıllarca adamakıllı konuşmadıklarına şaşarlar ve birbirlerine biraz daha sokulurlar.

O sırada evin içinde gezinen Briony yerde parlayan bir şey görür ve onu alarak paralelindeki kapıları teker teker açmaya başlar. Sonunda kütüphaneye gelen Briony, ablası Cecilia ve Robbie’yi oldukça samimi bir vaziyette yakalar. Böylece Robbie hakkında kafasındaki “seks manyağı” imajı iyice yerine oturmuş olur.

Yemekteyken ikiz kuzenlerinin nerede olduklarını merak ettikleri sırada onların evden kaçtıklarını öğrenirler ve bütün ev ahalisi Pierrot ile Jackson’ı aramaya başlar. Arama sırasında Briony göl kenarında bir kızın üzerine uzanmış belli belirsiz bir insan figürü görür. Korkudan düşürdüğü el fenerini geri alan Briony yerde yatan kişinin kuzeni Lola olduğunu anlar.

Polis soruşturmasında Lola’ya tecavüz eden kişinin kesinlikle ama kesinlikle Robbie olduğunu söyler, Briony. Hatta onun kütüphanede ablasına saldırdığını da söyler. Cecilia her ne kadar kütüphanede gerçekleşen şeylerin zorla değil gönüllü olduğunu söylese de saatler geçmesine rağmen Robbie’nin eve dönmemesi şüpheleri daha da arttırır. Sonrasında ikizlerle beraber eve dönen Robbie kapıda karşılaştığı insanların ona olan bakışlarından yiyeceği kazığın ucunu hisseder.

Robbie tutuklanıp hapse atılır. Bu sebeple ailesine -özellikle de kardeşine- karşı nefret besleyen Cecilia evden ayrılır ve bir hastanede hemşirelik yapmaya başlar. Robbie’yle de irtibatını sürekli mektuplaşarak canlı tutar. Birkaç yıl sonrasında İkinci Dünya Savaşı patlak verir. Hapisteki Robbie’ye “Ya savaşa katıl ya da hapishanede kalmaya devam et” derler. Hapishanede kalmaya gönlü olmayan Robbie savaşa katılır. Savaşın ortalarına doğru iki arkadaşıyla beraber cepheden ve birliğinden ayrılarak ülkesi İngiltere’ye, sevdiğinin yanına gitmenin planlarını yapar Robbie. Geri dönecek, Cecilia’yı sevecek, onunla evlenecek ve başını öne eğmeden yaşamaya devam edecektir.

On sekiz yaşına gelmiş olan Briony ise yaptığı büyük yanlışın farkına varacak ve kefaretini ödemenin yollarını arayacaktır.

Ian McEwan’ın çok satan romanından Christopher Hampton’ın senaryolaştırdığı, Joe Wright’ın yönettiği, James McAvoy, Keira Knightley, Saoirse Ronan ve dünyalar güzeli Romola Garai’nin oynadığı iyi bir film bu. En başta McEwan’ın çok satan romanından iki gömlek üstün bir film bence. İşte burada senarist Christopher Hampton’ın tam anlamıyla büyülü dokunuşlarından bahsedebiliriz. Romandaki final Robbie ile Cecilia’nın ilişkilerine değil Briony’nin yazdığı ve ikizlere oynamatadığı oyuna odaklanıyordu. Cecilia ile Robbie’nin ilişkilerinin sonu anlatılsa da pek vurgulanmıyordu. Romana neredeyse tam anlamıyla sadık kalan filmin etkisi de burada artıyor işte. Finali değiştirerek, etkileyici olan kısmı daha da vurgulayarak o ana kadar biriktirdiği her şeyi bir güzel boca ediyor.

Birbirlerinden hoşlanmalarına rağmen aralarında sınıf farkı olduğu için birbirlerine yanaşmayan ikilimiz bunu bir yoluyla halletmelerine rağmen sınıfsal ayrımcılıktan vazgeçemiyorlar. Kafalarında “Ne gelirse alt sınıftan gelir” diye bir şablon var çünkü. Lola’ya saldıranın Robbie olmadığını hepimiz biliyoruz ama birkaç belirtisi olmasına rağmen o kişinin Paul Marshall olacağı onların aklına bile gelmiyor. Gerçeği yıllar sonra öğrediklerinde onları o kadar şaşırtan, esas kişinin Paul Marshall olmasından ziyade, evin yamaklarından akli dengesi biraz bozuk olan Dan’in masumluğu oluyor.

Filmi o kadar beğenmiştim ki iyice sahiplenmek için gidip romanını da alıp bir çırpıda okumuş ama filmden aldığım keyfi alamamıştım. Hayal kırıklığı desem yeridir benim için. Fakat kitabın çok satanlardan ziyade en iyiler listelerine de girdiğini öğrenince “Sorun bendedir o zaman” diyerek geri çekilmiştim.

Yönetmenin görevlerinden birisi de perdedeki o duygu yoğunluğunu, olanı biteni seyirciye sağlam bir biçimde hissettirmekse, Joe Wrigt bunu kuvvetli bir biçimde paldır küldür yapıyor. Ağlamaktan gocunmayan bir yanım var, ne yapayım? Cecilia ne zaman “Come back… Coma back to me” dese burnumun kemerli direği sızlıyor. Bir yanım “Sokarım böyle kavuşamayan aşka!” diye çemkirirken, diğer yanım Briony’nin kefaretini ödeme biçimine saygıyla eğiliyor. Ben onları hep kıyıya vuran dalgalardan kaçarken cilveleşen iki sevgili olarak hatırlayacağım.

Ayrıca Coen’lerin No country for Old Men’ini ancak ikinci izleyişimden sonra beğensem de öyle bir filme en iyi yönetmen Oscar’ını verip, Joe Wright’ı böyle bir filmle aday dahi yapmamaları sinirimi bozmuştu. Hele ki kumsalda geçen dört dakika elli saniyelik tek plan-sekansından sonra. Elbette filmin tek artısı bu değil ama Robbie’nin bara girmeden önce kameranın sağa doğru yaptığı pan hareketinde geldikleri yolu görüp de şaşırırken, yaratılan mizansene de hayran kalıyorsunuz. Onun için geçtiğimiz Oscar Ödül Töreni benim son beş yıldır canlı olarak seyrettiğim en tatsız tutsuz törendi. Çok sevdiğim Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood’ını da görüp nefret ettikten sonra Atonement’a daha da üzülmüştüm. Benim için gönüllerin şapiyonu gibi bir şey işte bu film.

Bunu kendim mi buldum, yoksa bir yerden arakladım da sizi mi kekliyorum bilmiyorum ama filmlerin kendi kişisel tarihimize tanıklık ettiğine inanan birisiyim. Sevdiğim ve elimde olan bir filmi en az iki kere izlerim. En fazlasıysa gidebildiği kadar uzar. Mesela Donnie Darko’yu inanın iki yüz kere izlemişimdir herhalde. Gerçekten abartmıyorum. İşte, böyle defalarca izlediğim filmler bir nevi zaman makinası görevi gördükleri için her tekrar izleyişimde o filmi ilk izleyişim, içinde bulunduğum ruh hali, nerede kimine izlediğim, hatta hava durumu bile aklıma geliyor. Bir de benim için özel anlamı olan şeyleri saklamak gibi bir huyum var. Sevdiğim saydığım bir ablam vardı. Tokasını bizim evde düşürmüştü, yeşil bir tokaydı böyle. Ayrı bir anlamı olduğu için saklardım onu, ama zamanla kaybolup gitmişti o toka. Üzülmüştüm falan, neyse. Ha, niye anlattım bunu? Benim için özel anlamı olan şeyleri sakladığım ufak bir çantam var. İçinde sinema biletlerim, lisedeyken biriktirdiğim Şıpsevdi sakızı karikatürleri, Donnie Darko’nun dvd’sinin jelatini, fişi falan var. Dün gece o çantayı karıştırırken Kefaret’in sinema biletini buldum. Tarih 15.11.2007’yi gösteriyordu. “Tam bir yıl olmuş lan” dedim kendi kendime. Sonra da “Filmi bir kere daha izleyeyim de öyle yazarım Tramvay’a” diye düşündüm ve filmin ortasında “İyi de abi biz on birinci ayda değil, on ikinci aydayız” dedim. Tam bir yıl bir ay bir gün olmuş. Aslında filmin dvd’sini alıp silinmiş sahneleri falan izledikten sonra ayrıntılı bir yazı yazarım diye düşünüyordum ama üzerinden daha fazla zaman geçirmeden yazmaya karar verdim. Filmi çok seviyorum, izlediğim zamanın bendeki yeri ayrı, Joe Wright’ın da yaptığı ve yapacağı filmlere kayıtsız şartsız teslimim. Onun için böyle kişisel bir yazı oldu.

Yazarken de romana ve filme sadık kalarak biraz ayrıntılı yazayım istedim.

Author: Akin Cetin

Share This Post On

2 Comments

  1. Atonement ilk izlediğimde çok beğendiğim filmlerden oldu. Jane Austen uyarlaması gibi duran yapısı, karakterlerin hissettiklerini oyuncuların iyi yansıtmaları hoşuma gitti. Başroldeki Keira insanını pek sevmesem de bu film için iyi bir seçim olmuş kendisi, yazı da çok güzel olmuş, teşekkür ederim.

  2. Beğenmene sevindim :)

    Hiç bahsetmediğim çok önemli bir şey var. O da Dario Marionelli’nin yangına körükle gelen, yaraya tuz basan müzikleri. Dinledikçe sırtımdan enseme doğru ahtapotlar tırmanıyor. Kumsalda çalan Elegy for Dunkirk, Clair De Lune ve Cee, You and Tea çok iyiydi.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir