Amatör Eleştirmenin 17. Adana Altın Koza Film Festivali Günlüğü

1. Gün

O kadar heyecanlıydım ki ters bir şeyler olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak üç saat erken gittim havaalanına. Mado diye bir yerin önünde buluşacaktık. Önünde kimsecikler yoktu ama içerisi doluydu. Şöyle bir bakınca oldukça boru bir yer olduğunu anladım. Onun için içeriye girmedim. Banklardan birisine oturup beklemeye başladım. Bir süre sonra Sadi Bey’i gördüm. Gelip birkaç sıra arkama oturdu. Oturmaktan canım sıkılınca bir arkadaşı aradım. Epey konuştuk. Etgar Keret’ten Öykü Biçiminde Bir Düşünce’yi okudum ona. Bitirdiğimde “Ah, çok güzelmiş!” falan dedi ama daha sonra öykünün başını, okuma şeklim yüzünden, anlamadığını söyledi. Kontörüm bitene kadar konuştuk. Anneme haber vermek için telefon kartı aldım ve onu aradım. Oralarda ne yapacağımı sordu. Basın mensubu olarak gittiğimi söyledim. “Heyecan yapma, sakin ol, sörpütme kendini, dik dur” falan dedi.

Oturduğum yere geri dönerken Mado’nun önünde bir kalabalık gördüm ve başlarındaki kişinin Nurcan Hanım olup olmadığını sordum. “Nurçin” diye düzeltti. Çok özür diledikten sonra kendimi tanıttım. El sıkıştık. Bana uçak biletimi verdiler. Yapmam gereken herhangi bir işlem olup olmadığını sordum. Bileti check ettirdiğini söyledi. “Buyurun, kokpite geçin, bir şeyler ikram edelim size” dedi. Eliyle işaret ettiği yere baktım ama hiçbir şey göremedim. Yine de o tarafa doğru ilerlemeye devam ettim. “Kokpite nasıl gireceğim ki? ‘Dur ulan, nereye gidiyorsun?’ demezler mi adama?” diye söylendim kendi kendime. On adım falan attıktan sonra geriye döndüm, tekrar yanına gidip özür diledim, çok heyecanlı olduğumu belirttim ve kokpitin nerede olduğunu sordum. Tekrar işaret ederek “Şu mavi tabelalı yer” dedi. Bakıyor ama göremiyordum. Tekrar tarif etti, sonunda gördüm ve oraya doğru yürümeye başladım. Mavi tabelalı, çarpazlama “Kokpit” yazan restoran gibi bir yerdi. Kapının ağzında durup tanıdık birileri var mı diye baktım ama yoktu. Geri döndüm ben de. Ayrıca uçağa bineceğim için çok heyecanlıydım. Havaalanı içinde dolaşıp durdum heyecanımı bastırmak için.

Sonunda uçağa binebildik. Cam kenarındaydım, kanat hizasında. Çantamı tepedeki bagaja yerleştirdim, içinde defter ve kitap bulunan poşeti kucağıma aldım. Biraz sonra çekik gözlü bir bayan geldi yanıma. Nezaketten kırılıyorduk o gün. Kiminle tanışsak tanıştığımıza çok memnun oluyorduk ya da en ufak bir şey sorduğumuz herkese kendimizi tanıtıyorduk, herkes birbirine nasıl olduğunu falan soruyordu ve yanıtlar hep “teşekkür ederim”di. Normalde olsa “Eyvallah hacı, senden naber?” falan olurdu. Yolculuk boyunca yan yana oturacağımız kişiye kendimi tanıtma ihtiyacı hissettim. İkincide anladı söylediklerimi. Bozuk bir Türkçe ile “Memnun oldum. Ben de Emi” dedi. Her gördüğü sakallıyı dedesi zannetmeyen birisi olarak her gördüğü çekik gözlüyü de uzak doğulu sanmıyordum. Fakat bu halis Japon’du! Toplamda üç ay kalmıştı Türkiye’de. İlk geldiğinde Mersin’in köylerinden birisinde bir arkeologun çocuklarına bakıcılık yapmış, Türkçe’yi de orada öğrenmeye başlamıştı. Japonya’ya ya da İngiltere’ye döndüğü zaman Türkçe çalışmaya devam etmiş. Çünkü geri dönmeyi planlıyormuş. Kaldığı yeri çok sevmiş. “Çok güzel bir yerdi. Ama İstanbul öyle değil. İnsanlar çok kaba, çok materyalist” diyor. Çok güzel Türkçe konuşuyordu. Bunu ilettim kendisine. Bu tarz şeyler duyunca çok sevindiğini söyledi. Hürriyet’te staj yapıyormuş ve Hürriyet Daily News adına gönderilmiş Adana’ya. Memleketi Japonya olunca direkt olarak Takeshi Kitano geldi aklıma. Sordum hemen. Sevdiği bir yönetmen olduğunu söyledi. “Ama bazı filmleri çok kanlı. Ben sevmiyor şiddet” dedi. Şiddet deyince Kinji Fukasaku geldi hemen aklıma. “Japon muydu yoksa Çinli miydi?” dedim. “Japon” dedi. “Battle Royale’ı izlemiş miydin?” “Ah, hayır. O filmi biliyorum ama çok kan ve şiddet olduğunu duyunca izlemedim” dedi. Miyazaki’den falan bahsettik biraz. Sonra -klasik olarak- kendisine küfür öğretip öğretmediklerini sordum. “Sadece bir tane: Defol!” dedi. Onun küfür sayılmadığını, go away gibi bir şey olduğunu söyledim. “Belki sen bana küfür öğretebilirsin” dedi. Kahkaha attım, “Utanırım, yapamam” dedim. Yol boyunca sohbet ettik.

Uçaktan indiğimizde bizi otellere götürecek olan servislere bindik. Emi ön koltuğa oturarak tanımadığım birisiyle sohbet etmeye başladı. Ben de en arkanın bir önündeki tekli koltuğa oturdum. Sol çaprazımda Murat Tolga Şen ile Banu Bozdemir yan yana oturuyorlardı. Önlerinde Sadi Bey vardı. Önümde adının Alican olduğunu duyduğum bir abi vardı. Solumda CHA’dan bir muhabir ile çeşitli sitelerde sinema yazıları yazan Fatih vardı. Ayşegül gelip arkaya geçti. Beyazperde.com’un sahibi olduğunu öğrendiğim Melis de tam arkama oturdu. Bu kafileyle otele doğru yol aldık. Biraz sonra Sadi Bey  beni birisine benzettiğini söyledi. Nereden geldiğimi sordu. Stajyer olarak takıldığım yeri söyledim. Banu abla editörüm için “Ne yapıyor o tembel teneke?” dedi. Gülmekle yetindim. Sadi Bey beni birisine benzettiği konusunda ısrarcıydı. “Belki basın gösterimlerinden bir aşinalığınız vardır” dedim. “Yok yok, öyle değil. Ünlü birisine benzetiyorum seni” dedi. Sonunda Hüseyin Karabey’de karar kıldı. “Hüseyin Karabey’e benziyorsun sen” dedi. Murat Tolga Şen’e önerek “Öyle değil mi?” dedi. Murat Tolga Şen bana bakıp dudaklarını büzdü ve “Hayır” dedi. Sonra Alican abi bana doğru döndü. Daha iyi görebilmesi için geriye doğru çektim kendimi. “Evet, benziyor birazcık” dedi.

Akşam yemeğinden sonra açılış töreni için Belediye Tiyatrosu’na gittik. Kaldığımız otele çok yakın olduğu için yürümeye başladık. Ben, Sadi Bey, Ayşegül ve şu an hatırlayamadığım birkaç kişi daha. Zaten kırmızı halının orada ayrıldık. Sadi Bey fotoğraf çekmeye, Ayşegül de haber yapmak için ne var ne yok diye bakıp malzeme toplamak amacıyla uzaklaştı. Ben de içeri girip önlere doğru ilerledim. Çok az boş yer vardı. Gördüğüm ilk yere zıpladım. Alin Taşçıyan’ın yanına oturduğumu fark ettim. Onun yanında da tanımadığım birisi vardı, sohbet ediyorlardı. Sohbet edilen o kişi biraz sonra kel bir adamla tanıştırdı Alin Taşçıyan’ı. Yabancıydı adam, İngilizce konuştular. Sonra Cem Altınsaray ile Çağdaş Günerbüyük geldi Taşçıyan’ın yanına.

Sıkıntıdan etrafta göz gezdirmeye başladım. Ahmet Boyacıoğlu’nu gördüm beyazlar içinde. Bir oraya bir buraya koşturuyordu. Hemen ön sıramda Nuri Alço’yu gördüm. Onun yanında Süleyman Turan vardı. Onun yanında da isimlerini bilmediğim ama Yeşilçam’dan olduklarını bildiğim yaşlı aktörler vardı.

Öykü Serter’in sahneye çıkışıyla tören başladı. Birileri alkışlarla sahneye çıkıp Adana Altın Koza Film Festivali ve Türk sinemasının geleceğiyle ilgili umut verici şeyler söyleyip alkışlarla sahneden indiler. Uzun metraj film yarışmasının jüri üyeleri falan takdim edildi. Fipresci’den bir görevliye (başkan yardımcısıydı sanırım) ve açılış filmi olan Woman Without Piano filminin oyuncusuna plaket verildi. Meğerse şu kel adam açılış filminin oyuncularından Jan Budar’mış. Plaketini aldıktan sonra ufak bir konser verdi gitarıyla. Sözleri “Yagadagadagada”dan oluşan bu şarkı esnasında Süleyman Turan’ın küfür eder gibi jestler sergilediğine tanık oldum. Çok sıkılmıştı adam. Yanındaki arkadaşlarıyla fotoğraf çekilirken bile somurtarak poz veriyordu. Sonunda merasim sona erdi ve salonda kim var kim yoksa dışarı çıktılar. Şöyle bir baktığımda yirmi kişi bile görememiştim salonda. Alin Taşçıyan yerinde duruyordu. Jan Budar ve Fipresci’den gelen o kadın da yerlerindeydi sanırım. Perde hazırlanırken daha rahat görebilmek için ortalara doğru ilerledim. Birkaç sıra arkamda Sadi Bey ile Ali Ulvi Uyanık vardı.

Biraz garip bir filmdi Woman Without Piano. Sebebini tam olarak kestiremediğim bir nedenden ötürü eşyalarını toplayıp evden kaçan bir kadınla ilgiliydi. Kafasına bir peruk geçirip istasyona gidiyordu ama bilet alabilmesi için 07:30’a kadar beklemesi gerekiyordu. Beklerken garip bir adamla tanışıyordu. Jan canlandırıyordu bu adamı. Garip bir arkadaşlık başlıyordu aralarında. Yaptığı sohbetlerden birisi sırasında kadının evi terk etmesinin nedeninin yatak odalarındaki anlamlandıramadığı tablo olduğunu düşündüm. Şu garip adam farklı bir şekilde yorumluyordu kendisine anlatılan o tabloyu. O noktadan sonra kadın için bazı şeyler daha anlamlı hale geliyordu. Pek sevemedim filmi.

Emi filmi izlemeden Jan ile kısa bir söyleşi gerçekleştirmiş. Filmin yorucu ve emek istediğini, dikkatli izlendiği takdirde seyirciye bir şeyler katabileceğini söylemiş Jan.

2. Gün

Ariplex Reşatbey’e Bahtı Kara’yı izlemeye gittik. Sinemanın girişinde filmin başlamasını beklerken Zeynep Özbatur yukarıda lavabo olup olmadığını sordu bana. Bilmediğimi söyledim. Boynumdaki basın kartını işaret ederek “Görevli sanmıştım sizi” dedi. Gülümsedim. Hazır yakalamışken Yapımlab’da burs verecekleri kişilerde aradıkları özelliklere dair bir şeyler sormak istedim ama cesaret edemedim. Birkaç kişiyle geçip yukarı çıktılar. Meğerse o kişiler filmin yönetmeni Theron Petterson ve oyuncularından Haktan Pak’mış. Filmin ardından yapılan soru-cevap kısmında anladım bunu. Sevdim Bahtı Kara’yı. Bir Amerikalı’nın gözünden Türk aile yapısı ve bahtsız bedevinin kaderini yaşayan bir adamla ilgili iyi bir filmdi. Başına gelmedik kalmayan Adnan, Coen Kardeşler karakterlerini anımsattı bana. Çocuk karakterlerin aşırılıkları sinirimi bozdu. Yanımda olsa tokatlayacaktım Adnan’ın oğlunu. Oyunculukları çok iyiydi. Yönetmen oyunculara senaryoyu göstermeyerek onlardan daha iyi performans alabileceğini düşünmüş. Çünkü senaryoyu okurlarsa verilmek istenen duyguyu anlayacaklarını ve bunun da oyunlarını etkileyebileceğini düşünmüş. “Onlar aracı. Hissettirmek benim işim” gibisinden bir şey dedi Theron. Yeşim Ceren Bozoğlu da hak verdi. “Oynarken acı çektiğim sahneyi izlerken karnım ağrıyana kadar güldüm” falan dedi.  İyi bir anlatısı vardı. Özellikle hoşuma giden ilginç bir bölüm vardı. David Lynch filmlerini anımsatan bir kabus sahnesi. Film çok ilginç bir yöne kayar gibi oldu. Olayın nereye kayacağını merak ettim. Ve izlediğim birçok korku filminden daha korkunç buldum o sahneyi. Sonuçta beğendim Bahtı Kara’yı.

Bahtı Kara’dan sonra The Dust of Time vardı, ona girdik. Utanarak söylüyorum ama izlediğim ilk Angelopoulos filmiydi bu. Mizansenleri, kamera kullanımı, oyunculukları falan çok iyiydi ama filmin geçmiş ile şimdiki zaman arasında mekik dokuyan yapısı birbirine giriyordu bir süre sonra. Hangisi gerçek, hangisi hayali? Hangisi dün, hangisi şimdi, diye kafa patlatırken yolumuzu kaybettik filmde. Yordu bizi The Dust of Time. İki saatmiş film. Üç buçuk saat falan gibi gelmişti bana. Ondan sonra Beş Vakit’e gitmeyi planlıyorduk ama The Dust of Time’dan sonra “Bugünlük yeter bu kadar” dedik ve otele geri döndük. Fakat akşam canım sıkıldı. Ne var ne yok diye programa gidince Lebanon’ı gördüm. İstanbul Film Festivali’nde bilet alıp da gidemediğim filmlerden birisiydi. Onun için kaçırmak istemedim. Emi de görmek istiyordu filmi. Metropol Sinemaları’ndaydı gösterim. Kaldığımız otele biraz uzaktı burası. Uzak bir yere gideceksek şoför çağırıyorlardı bizim için. Gelen arkadaş çok sıcakkanlıydı. Zaten Adanalı insanları çok sevdim ben. Çok sıcakkanlı, güleryüzlü ve yardımseverlerdi. Ayrıca bazıları, kendileri için yapılan “serseri”, “kabadayı”, “külhanbeyi” gibi yakıştırmalardan şikayetçilerdi. Benim karşılaştığım ve sohbet etme fırsatı bulduğum Adanalılar oldukça efendi adamlardı valla. Neyse, gittik Metropol’e, girdik içeri. X ray cihazının önünde sebebini bilmediğimiz bir kalabalık vardı. Onların dağılmasını beklerken festival görevlilerinden birisi geldi yanımıza. “Hello, come please” diyerek yolu açtı ve önümüzde ilerlemeye başladı. Bir numaralı salonun yerini sordum o görevliye. Şaşırdı ve “Türkçe biliyor musunuz?” diye sordu. Zaten Türk olduğumu söyledim. Emi’yi kastederek “Diğer arkadaş?” dedi. Japon olduğunu ama en az bizim kadar iyi Türkçe bildiğini söyledim. Gülüşerek girdik tıklık tıklım dolu olan salona. Festival konuklarına ayrılmış olan koltuklara oturduk. Merakla izledik filmi. İkimiz de etkilendik Lebanon’dan.

3. Gün

Aslında festivalin pek de heyecanlandıran bir film programı yoktu. Yarışma filmlerinin çoğu vizyonda yer almış, hatta bir kısmının dvd’si bile çıkmıştı. Buna rağmen bu filmlerin neredeyse hiçbirisini izlememiştim. Adana sıcaktı. 35 ila 40 derece arasında gidip geliyordu santigrat. Koşuşturmacayla geçiyordu ve geçecekti günlerimiz. Onun için hafif bir film izlemek istedim ve Eyvah Eyvah’a gitmeye karar verdim. Zaten ondan sonra aynı salonda Bal vardı. Ayrıca broşüre göre ikisinin de gösteriminin ardından film ekibinden birileri orada olacaktı. Gösterimler Cinebonus’taydı. Bulunduğumuz otele biraz uzaktı burası. Onun için yine şoför çağırdık. Tek kişi için şoför çağırttığım için biraz mahçup olduğumu söyledim. “Nerede olduğunu bilmiyorsun. Başka nasıl gideceksin ki?” dediler gülümseyerek. Ayrıca iki adımlık yer için bile şoför isteyenler varmış. “Senin gideceğin yer uzak. Mahçup hissetmene gerek yok” dediler. Kısa süre sonra geldi şoför. Adı Fatih’ti ve biyoloji bölümünden bu sene mezun olmuştu. O da benim gibi yeni mezun olarak iş arıyordu. Bu işi de bir tanıdığı tavsiye etmişti. Araba onun değildi. Günlük 70 lira kazanıyorlardı. Benzini festival karşılıyordu ama arabaları sigortalamıyordu. Sabah dokuzdan gece üçe kadar falan çalışıyorlardı. Bir haftalık bir işti, ondan sonra eskiden ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam edeceklerdi.

Oldukça büyük bir alışveriş merkezinin içerisindeydi sinema. Salona almaya başladıkları saate kadar dolaştım durdum içerisinde. Filme girerken üzerinde birden ona kadar rakamların bulunduğu bir oy pusulası verdiler. Trakyalı olduğum için daha izlemeden belli bir sempatim vardı Eyvah Eyvah’a. Fakat izledikten sonra o sempatiyle kaldı olay. Hem sevemedim hem gülemedim. Film ekibinden herhangi birisi de yoktu zaten gösterimde. İyice canım sıkıldı. Öyle olacağını bilseydim Denizden Gelen’e ya da Büyük Oyun’a falan giderdim. Bal ile avutayım dedim kendimi ama onda da yoktu kimse. Ayrıca üçleme içerisinde oturtamadığım ve anlamlandırmakta zorlandığım bölümler vardı. Cevap alacağım sahnelerden birisini ise dikkatlice izlemediğimi fark ettim sonunda. Kur’an okudukları şu sahne. “Önüme yumurta, süt, bal koydular. Ben balı seçtim” diyordu galiba sonunda. Ama ondan önce söyledikleri neydi? Geçimlerini baldan sağladıkları halde sofrada neden hiç bal yoktu? Vardı da ben mi görmedim? Sütün olayı neydi? Bunlar kafama takıldı. Ayrıca filmin son on-on beş dakikasında baygınlık geçirdiğini söyleyenler oldu. Benim de en beğendiğim bölümdü o dakikalar. Üçlemeyi başlatan sahneyle kapatan sahne arasındaki ilişki hoşuma gitti. Yani yorumladığım şekliyle hoşuma gitti, yönetmenin anlatmak istediği şeyi yanlış anlamış da olabilirim, bilmiyorum.

Akşam Onur Ödülleri Töreni vardı. Zirve Park diye oldukça lüks bir yere götürdüler bizi. Oturacağımız yerler falan önceden ayarlanmış. Ulusal basından gelenleri sahnenin en uzağına atmışlar. O kadar uzaktaydık ki sahneyi zaten göremiyorduk. Dev ekranı da ekipmanın bir kısmı kapatıyordu. Akşam yemeği yemediğimiz için yemeklere yumuldum ben de. Yemek de değil aslında, atıştırmalık bir şeyler işte. Özel bir isimleri var onların da bilmiyorum ben. Neyse, tabağımdakileri bitirdim. İki sandalye boştu ama tabakları doluydu. Uzun uzun ve iç çekerek baktım o tabaklara. Önüme almak istedim o tabaklardan birisini ama ayıplarlar diye yapmadım. Sonra ayakta kalan birileri bizim masaya oturdu. Onlara yer vermek için ikişer sandalye kaymak zorunda kaldık ve o tabaklardan birisi benim, diğeri de Fatih’in önüne geldi. Hınzırca gülüp yumulduk tabaklara. Biz yerken Saba Tümer çıkıp plaket vermeye başladı birilerine. Plaket alanların arasında Emi de vardı, çok sevindik. Plaketlerden sonra ödüllere geçildi. Müjde Ar ile ilgili gösterilen bir videonun ardından ödülü takdim edildi ama kendisi Amerika’da olduğu için aramızda değildi. Ödülü onun yerine Ümit Ünal aldı. Müjde Ar’ın kendisi için önemli birisi olduğunu, çünkü ilk senaryosu Teyzem’i onun için yazdığını söyledi. Ondan sonra ödülün diğer sahibi Atilla Dorsay çıktı sahneye. Eleştirmenlerin çoğu zaman saygı görmeyen, ciddiye alınmayan, hatta küfür yiyen kişiler olduklarını falan söyledi. Üretkenliği için bir zamanlar kendisine laf atan bir gazeteciye göndermede bulunarak “İnsan ürettiği için sadece böyle bir ülkede eleştirilebilir. Batıda olmaz böyle bir şey. Beni eleştiren o gazeteci kovuldu ama ben buradayım. Bu da en büyük cevabımdır” gibisinden bir şeyler söyledi. Bir ara gözleri falan doldu, sesi titredi. Kendisini toparlayıp devam etti. Yılmaz Güney’in, Şener Şen’in, Abidin Dino’nun memleketinde düzenlenen bir festivalden böyle bir ödül aldığı için onur duyduğunu söyledi.

Ödüllerin ardından Erol Evgin çıktı sahneye. “Tatlı ikram etmeyeceklerse gidelim abi” dedim Fatih’e. Erol Evgin’i sevdiğini belirterek “Azıcık daha duralım” dedi. Durduk. O sırada tatlı ve meyve falan geldi. Atıştırırken birkaç şarkı dinledik. Masada karşımıza oturan kadının eleştirmen olup olmadığını, eğer eleştirmense kim olduğunu falan konuştuk. Sinem Erdine ya da Sinem İşmen olabileceğini söyledim. O da “İkisi de aynı kişi oğlum zaten. Sinem Erdine İşmen: Tek bir kişi o.” Güldük biraz bu duruma. Burçin Yalçın olabilir mi diye sordum sonra. “Burçin Yalçın kadın değil, erkek!” dedi. Yine kıkırdamaya başladık. “Burcu Aykar Şirin olmasın?” dedim. “Sanmıyorum. Uygar Şirin’i görmedim buralarda. O yoksa eşi de yoktur herhalde” falan dedi.

Altın Koza’yı Bal’ın alacağını çıtlattı birisi bir ara. “Hadi ya” falan filan derken ve Erol Evgin başka bir şarkının ortalarındayken “Kalkalım artık” dedik ve gittik. Adını şu an unuttuğum bir arkadaş bıraktı bizi otele. Besyo’da okuyormuş, kick box’ta dünya ve avrupa çapında birincilik ve üçüncülükleri varmış. Ama bu dereceler için para ödülü falan vermemişler. “Sadece madalya” dedi. Bir de üniversiteye girmesine yardımcı olmuş sanırım o dereceler. Bir an sessizlik olunca “Ne açayım size?” diye sordu. “Hiç fark etmez” dedi Fatih. Arkadaş da Orhan Gencebay açtı. Araçların sigortalanmaması konusunda o da şikayetçiydi ama “Adrenalin ister misiniz? Hızlı süreyim mi?” demekten de geri durmuyordu. Yavaş kullanırsa sevineceğimi söyledim ama bastı da bastı.

4. Gün

Ayşegül ile yarısında çıkmak zorunda olduğumuzu bile bile Pomegranates and Myrrh’ı izlemeye gittik. Yarısında çıkacaktık çünkü Filistin’de Sinema Yapmak söyleşisine katılacaktık. Sonunu getiremeyeceğimizi bile bile gittik filme. Bahçelerine girdiği ve kendilerini rahatsız ettikleri için vurduğu İsrailli askerler tarafından tutuklanıp hapse atılan Filistinli bir adam ve onun ailesi etrafında dönüyordu film. Adam hapishanedeyken eşi dans hocasıyla yakınlaşır gibi oluyordu. Diğer taraftan adamı hapisten çıkartabilmek için bürokratik yollara falan başvuruyorlardı. Sonunun nereye varacağını merak ediyorduk, güzel de filmdi ama dediğim gibi çıkmak zorundaydık.

Alin Taşçıyan’ın moderatörlüğünde gerçekleşti söyleşi. Bununla ilgili ayrıntılı bir yazı gireceğim sonra.

Paneli de yarıda bırakmak zorunda kaldık. Çünkü Kavşak’ın gösterimi vardı. Kavşak merak ettiğimiz ve izlemek istediğimiz bir filmdi. Oradaki herkesin izlemediği tek film oydu. Konuşmacılar seyircilerle soru-cevap kısmına geçmek üzereyken ayrıldık salondan.

Kavşak televizyon filmi/dizisi estetiğinde bir filmmiş gibi geldi bana. Oyunculukları iyi ama senaryonun bazı bölümleri -nasıl desem- yumuşaktı sanki. Karakterlerin çözüldüğü anlar mesela. Güven ile işkenceci polis karakterini bir parça anlayabiliyoruz belki ama Haydar ile Arzu’nun -özellikle Haydar’ın- vardığı nokta epey tutarsızdı. Ayrıca sürprizi olduğunu söyleyebileceğimiz şey ise filmin fragmanını izleyenler tarafından rahatça tahmin edilebilecek bir durum. Fragmanı izlemeyenler ise filmin daha yarısına bile gelmeden çözebilirler durumu. Bir de kesişen yollar hikayesi anlatması açısından Amores Perros ve Crash’e benzetenler, hattta hırsızlıkla suçlayanlar oldu filmi. Bana kalırsa alakası bile yoktu. Trafik kazası ve kesişen yollar teması bakımından Kavşak’ın sözü geçen filmlere benzemek gibi bir derdi yoktu. Daha başka bir şey anlatıyordu bu film.

Akşam yemeğinden sonra ortaklaşa yapacağımız bir şey yoktu. Filme gidecek olan birileri yoktu. Ben de tek başıma, bize en yakın olan sinemada Ulysse’s Gaze’yi izlemeye gittim. Aslında The Dust of Time gibi bir film izledikten sonra ikinci bir Angelopoulos filmi izlemek cesur bir karardı bu benim için. Geceyarısına kadar yapacak başka bir işim olmadığı için bu filme gittim. Salonun yarısı doluydu. Salonun yarısını dolduran o kitle de filmin daha yarısına bile gelmeden salonu terk ettiler. Ben de bir süre sonra uyuyakalmışım! Ürpererek uyandım, klimaları sonuna kadar açmışlar galiba. Üşüyorum ve filmden kopmuştum. Biraz daha bakındım ama iş işten geçmişti. Çıkıp otele döndüm ben de.

5. Gün

Lobide oturmuş bizi Metropol’e götürecek olan şoförün gelmesini bekliyorduk. Ben, Sezai Bey ve adını öğrenmeyerek büyük öküzlük ettiğim bir yapımcı ile Orada’yı izlemeye gidecektik. Beklerken yapımcının görevlerine dair şeyler sordum kendilerine. Belli başlı konularda aydınlattılar beni, sağolsunlar.

Salona girip festival konukları için ayrılan sıraya oturduğumuzda boynunda basın kartı bulunan başka bir adamla selamlaştık. Günlerdir orada burada gördüğüm ama bir şekilde tanışma fırsatı bulamadığım birisiydi bu kişi. Öğrendik ki Orada filminin kompozitörüymüş! Filmin yönetmenlerinin burada olmadığını ama soracak bir şeyimiz olursa kendisine yöneltebileceğimizi, filme epey hakim olduğunu söyledi.

Ben çok beğendim Orada’yı. Hatta yarışma filmleri içerisinde en beğendiğim film oydu. Ödül çıkmayacağı belliydi ama çıksaydı çok mutlu olurdum. Dönüşte filmin kompozitörü ile aynı araçla Belediye Tiyatrosu’na gittik. Film için üç dvd dolusu müzik bestelediklerini ama filmin içeriği bakımından ekonomik davranarak sadece dört tanesini kullandıklarını söyledi. Bir de ilk filmini çeken yönetmenlerin sanki tek kurşunları varmış gibi anlatmak istedikleri her şeyi oraya sıkıştırdıklarını, böylece filmin bulamaca döndüğünü söyledi. “Ama Orada değil” dedi. Hak verdim adama, bence de değildi. Birbirlerinden yıllar önce kopmuş bir ailenin birbirleriyle hesaplaşmalarını anlatıyordu. Cenaze sahnesi gibi çok güzel bir bölümü vardı. Neyse. Dizilerde falan neden bu kadar çok müzik kullanıldığını falan anlattı abi bana. “Para vermeyiz ama müziği çok çalarız, teliften kazanırsın” falan diye anlaşma yapıyorlarmış, onun için dizilerde çok abanıyorlarmış müziğe.

Belediye Tiyatrosu’na gidene kadar konuştuk durduk böyle. İçeriye girince kaybettik birbirimizi. Epey kalabalıktı salon. Theo Angelopoulos Sineması adlı bir söyleşi vardı. On dakika geç kalmıştık ama yarım saat daha bekleyecektik. Arkalara doğru geçip oturdum. Kızın birisi festival görevlisi miyim diye sordu. Basından olduğumu söyledim. Kızla konuşurken Fatih geldi yanıma. Diğer yanıma oturdu ama kızla arama kara kedi gibi girdi. İletişemez oldum kızla. İkisine birden laf yetiştirmeye çalışırken alkışlar eşliğinde geldi Angelopoulos. “Yolda görsem memur sanarım bu adamı” dedi Fatih.

Aslı Selçuk ile Necati Sönmez Angelopoulos hakkında bir şeyler söylediler önce. Sonra Angelopoulos aldı sözü. Çevirmeni vardı yanında ama kadının öyle ağır bir Türkçesi vardı ki Angelopoulos filmleri gibiydi aynı! Slow motion konuşuyordu sanki. Ağzını bir açıyordu, kelimeler beş saniye sonra falan çıkıyordu. Yemin ederim on dakika bile dayanamadık bu duruma. Elimizdeki programa baktık. Az ilerideki Reşatbey’de Eggs vardı, oraya gittik bizde. Bent Hamer zaten O’Horten sebebiyle ilgi duyduğum ve diğer filmlerini izlemek istediğim bir yönetmendi. Koşarak gittim onun için. O’Horten’dan aşina olduğum farklı bir mizahı vardı Eggs’in de. Filme pek bir anlam yükleyemesem de sıkılmadığımı ve ilgiyle izlediğimi söyleyebilirim. Çıkışta otele dönüp dinlenmeye karar verdik. Akşama ödül töreni vardı.

Merkez Park Amfi Tiyatro’daydı ödül töreni. Servisle götürdüler bizi ama kaldığımız otele çok yakın bir yerdeydi. Sahneyi soldan görüyordu oturduğumuz yer. Girer girmez boş bulduğumuz ilk yere oturmuştuk. Emi yanımdaydı. Angelopoulos ile kısa bir söyleşi gerçekleştirmişti, onu anlatıyordu. Oldukça pesimist birisi olduğunu falan söylüyordu. Yaptığı sinema ve politikayla ilgili bir şeyler anlatmış sanırım bizimkine. “Politika yaptığı sinemayı etkilememeli. Birisi diğerini kötü anlamda etkilememeli” gibisinden bir şeyler diyordu Emi. Ona bakarken oturduğumuz sıranın yirmi koltuk kadar ilerisinde Semih Kaplanoğlu’nu gördüm. Lafını bitirdiği zaman onu işaret ettim Emi’ye. Bal’ı çok sevmişti Emi. Bal’ın yönetmeninin o adam olduğunu söyledim. “Söyleşi falan yapmak istersen git yanına, seni geri çevirmez bence” dedim. Sert bir mizacı olduğunu söyleyip söyleşi yapmak istemediğini belirtti. Zaten istese bile onun bulunduğu yere gitmesi biraz zor olurdu. Arada bir baktım o taraflara doğru. Kimseyle konuştuğunu görmedim Kaplanoğlu’nun. Bora Altaş yanında falan mı acaba diye de baktım ama kimse yoktu. Daha sonra Fatih de söyledi zaten. “Gelip oturduğu andan itibaren dikizledim adamı. Nejat İşler dışında bir Allah’ın kulu gitmedi lan yanına. Çok asosyal bir insan galiba” dedi.

Öykü Serter ile Oktay Kaynarca sahneye çıkıp ödülleri dağıtmaya başladılar. Önce Öğrenci Filmleri Yarışması’nın ödülleri dağıtıldı, sonra Akdeniz Filmleri Festivali’nin. Ardından Zuhal Olcay çıkıp mini bir konser verdi. Televizyon yayınına bağlanana kadar devam etti konser. Reklam aralarında yine çıkıp mutlu etti bizi Zuhal Olcay.

Ödül törenine geçilince bir heyecan kapladı içimi. Oturuşumuz düzelttim. Adaylardan birisi ben olsaydım nasıl hissederdim diye düşündüm. İsmim açıklansa ödülü almak için sahneye giderken kesin takılıp düşer, yuvarlanırım falan diye düşündüm.

Umut Kurt ile başladılar ödülleri dağıtmaya. İsmi açıklanınca bir çığlık yükseldi Kavşak ekibinin bulunduğu bölümden. Ayağa fırlayıp güle oynaya geldi sahneye. Oktay Kaynarca’nın da dediği gibi Umut’un hala umut veriyor olması bir garipti. Belki de Beynelmilel ve Güz Sancısı’nda gözardı edince daha fazla geciktirmeden ödüllendirmek istediler adamı. Gecikmiş bir hak edilen ödüldü, pek kimselerin itirazı olacağını düşünmüyorum. Ayrıca gerçekten çok iyiydi Kavşak’ta.

Peş peşe üç ödül geldi Beş Şehir’e. Kazananlardan sadece Beste Bereket oradaydı. Çok şaşırdı çok sevindi. Erkek oyuncu ödülünü Tansu Biçer’in kazanması beklenmiyordu sanırım, ama sevindim kendi adıma.

Kadın oyuncu ödülü Nergis Öztürk ile Sezin Akbaşoğulları arasında paylaştırıldı. Sahneye çıktıklarında tebrik ettiler birbirlerini. İkisi de konuşmak için öncelik tanıdılar birbirlerine. Başlayan Sezin oldu. Bu arada Nergis Öztürk’ün adı açıklandığında sağ çaprazımızda bulunan üç kişilik bir gruptan çığlıklar yükseldi. Bu grup Zeki Demirkubuz ve Semih Kaplanoğlu ile ilgili her anonsta çığırıp durdular. Kıskanmak, görüntü ve sanat yönetmeni ödüllerini kazandığında da çığırdılar.

Senaryo ödülü Onur Ünlü’ye gitti. Adamın filmlerinin farklı bir tadı olduğunu kabul ediyorum ama bu kadarını beklemiyordum. Beş Şehir sevemedim bir filmdi zaten. Öğrenci filmi amatörlüğünde bölümleri vardı. Senaryo gibi ciddi bir ödül için hafif bir filmmiş gibi geldi bana Beş Şehir. Senaryolarına ayar çeken Funda isimli birisine teşekkür etti Onur Ünlü.

Yönetmen ödülü Selim Demirdelen ile Levent Semerci arasında paylaştırıldı. Levent Semerci orada olmadığı için filmin yapımcılarından birisi çıktı sahneye. Selim Demirdelen tercihi çok şaşırttı beni. Nefes’i inatla izlemedim, onun hakkında bir şey diyemem ama Selim Demirdelen’e en iyi yönetmen ödülü verilince apıştım kaldım resmen! Jüri gözünde çok büyültmüş Kavşak’ı.

Siyad en iyi film ödülünü açıklamak için Atilla Dorsay çıktı sahneye. Zarfı açınca “Gerçekten beklenmiyordu. Ödülü kazanan film; Bal!” dedi. Az önce sözünü ettiğim üçlü tekrar çığırdı. Böyle bir ödülü Atilla Dorsay’ın elinden aldığı için onur duyduğunu falan söyledi Kaplanoğlu.

Seyirci ödülü Nefes’e gitti. Yönetmen ödülünü almak için sahneye çıkan yapımcı bu sefer filmin oyuncularından birisi ile geldi sahneye. Kısa bir konuşma yaptı çocuk. Nefes’in kendisi için özel bir film olduğunu söyledi. “Biz bu filmi çekmeye başladığımızda 17 yaşındaydım, şimdi 20 yaşındaydım” dedi.

Öyle bir kategori olmamasına rağmen özel olarak çocuk oyuncu ödülü vermek istediklerini söyledi jüri başkanı Işıl Özgentürk. Tahmin edildiği gibi Bora Altaş’a gitti ödül. Üçlüden yine bir çığırtı koptu. Semih Kaplanoğlu ödülü aldığında “Bize öğlen haber verildiğinde Bora’yı aradım. Memleketinde ceviz topluyordu. Uçakları denk getiremediğimiz için yetişemedi” falan dedi. İlk başta Semih Kaplanoğlu’nun burada pot kırdığını sanmıştım. Çünkü bildiğimiz kadarıyla ödüller önceden açıklanmıyor kazananlara. Fakat “Haber verildi” derken sözünü ettiği şey, özel bir ödül olduğu için, çocuk oyuncu ödülüydü sanırım. Yoksa tüm kazananlara önceden haber verildiyse Beste Bereket’e yalan söylemiş olmalılardı. Çok şaşırmıştı çünkü kadın!

Sahneden inerken durmadan çığıran şu üçlüye gülümseyerek baktı Semih Kaplanoğlu. Sonra en iyi film ödülü için tekrar adı anons edildi. Üçlü yine çığırdı.

Benim için bir ilkti 17. Adana Altın Koza Film Festivali. Baştan sona içinde bulunduğum ilk festivaldi. Ulusal basın adına orada bulunmanın da getirdiği bir takım ayrıcalıklar vardı elbette. Çok iyi karşıladılar, konakladılar ve yolcu ettiler bizleri. Kendi adıma epey memnun kaldığımı söyleyebilirim. Film programı -özellikle de yarışma filmleri- açısından pek heyecanlandırıcı bir tarafı yoktu işin aslı. Yine de bu konuda şikayeti olanlar Akdeniz filmleri ya da öğrenci filmlerini izlemeye gidebilirlerdi. Çoğu vizyondan kalkmış olsa da yarışma filmlerinin neredeyse hiçbirisini izlememiştim. İzleyebildiğim kadar çok film izlemeye çalıştım, yeni insanlarla tanıştım (bir kısmı basın gösterimlerinden aşina olduğum kişilerdi), haber yazıp gönderdim (ikisi de yayınlanmadı ama olsun). Daha önce tecrübe etmediğim bir olaydı, iyi ve faydalı oldu kendi adıma.

Festival olayından keyif alınca Altın Portakal’a da gönderebilirler mi beni diye sordum şefime. Bunun pek mümkün olmadığını, akreditasyon işlemleri için geç kaldığımızı söyledi. “Bursa İpek Yolu’nu bekle istersen”  dedi. Onu bekliyorum şimdi.

Author: Akin Cetin

Share This Post On

4 Comments

  1. Çok güzel bir yazı olmuş Akın, çok güldüm :) Keşke altın portakal’a da gidebilseydin :)

  2. Altın Portakal seneye artık :)
    Sevindim beğenmenize, tekrar okudum ben de, birkaç yerde imla hataları takıldı gözüme ama düzeltmeye üşeniyorum şimdi. Zaten beş günde falan yazdım yazıyı :)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir