Alıntılarla Yaşayan Mumya

Antonin Artaud, yaşamının çok uzun bölümü akıl hastanelerinde geçmiş bir şiir kuramcısı, şair ve düşünür. Salvador Dali, Luis Bunuel gibi isimlerle de çalışmaları olmuş aykırı bir Fransız, bir ‘reddeden’. Resimde görülen Yaba Yayınları çıkışlı, Yaşar Günenç tercümeli toplu metinlerini içeren ‘Yaşayan Mumya’ ise, üzen bir kitap. Sahaf dolaşmayı sevenleriniz bilirler: eski kitap kokusunun daveti bir başkadır. İncecik, kısacık bir kitap işte; orada rafta gözüme çarptı: “Bu,” dedim, “alıyorum!” Kitabın kabı ile kabından yansıyan yüz arası bir yere doğru çevirdim bakışlarımı: “Seni seviyorum.”

Kitap, 11 kısa bölümden, Artaud’nun kelâmlarından, şiirlerinden oluşuyor. Sözü uzatmadan onlara geçiyorum.

Çektiğim korkunç acı, yaşamdan geliyor. Benim erişebileceğim hiçbir durum yok. Kesin olan şu ki ben, uzun zamandır ölüyüm, çoktan intihar etmişim. İntihar ettirildim, demek istiyorum… Ölüme açlık duymuyorum, varlık olmaya açlık duyuyorum.” syf. 12

Artaud, bedeni organsız olarak daha sağlıklı bulduğunu söyler. Organlar gereksizdir:

Beden, bedendir. Kendine yeterlidir. Organlara gereksinmesi yoktur. Beden, organlardan oluşmuş bir yapı değildir. Organik yapılar, bedenin yıkımıdır. Olan biten her şey, hiçbir organın aracılığı olmadan gerçekleşir. Her organ bir asalaktır, asalaklarla ilgili bir işlevi vardır. Orada var olmaması gereken bir varlığı yaşatmak için..” syf. 14

Kurucusu olduğu Vahşet Tiyatrosu, ona göre şu işlevi yerine getirir:

Vahşet tiyatrosu, gözkapaklarını karşılıklı olarak dirseklerle, dizkapaklarıyla, uyluklarla ve ayakparmaklarıyla birlikte ve görülen her şeyle birlikte dans ettirmeyi amaçlar.” syf.15

Edebiyatı bir “domuzluk”, tanrıyı ise nefret beslediği bir “suçlu” olarak görmekte olan Artaud, intiharla ve intihar düşüncesi ile iç içe yaşamıştır. Bulanık zihninden geçen şu itiraf, düşündürücüdür;

Sanki sürekli alçalıyor gerçekliğin normal düzeyi.” syf 50

Uyuşturucu ona göre yasaklanmamalıdır. Nietzsche’ninkinin aksine, “tanrı ölmelidir”. Yaşamın içini dolduran sallantılı duyarlıklar, sahte tasarımlar ve etlerdir. Düşünce, zihne düştüğü ve zihinden dil’le çıktığı ânda dahi değişimi, metamorfozu devam eder. Bu, yorucudur. Bu esnada da “edebiyata fazla geçit vermemek gerek” der Artaud, o yanıltıcıdır. Oyalayan, tıpkı alegonitikleşmiş(kendi etki alanını aşmış) futbol, siyaset gibi edebiyat da, bir raddeye kadar olmalıdır. Yaşamı hissetmememin, kendi varlığının çoraklığını dahi duyumsayamamanın acısıdır ondaki. “Yaşamı duymuyorum” der, “yaşamı düşünüyorum ama duymuyorum”.

52 senelik hayatını bir ‘hapis’ olarak görmüş farklı kişilik Artaud’nun bir şiiri ile bu yazıyı bitirmek de, satırlarının yazarının bir borcudur:

Ağaç

Bu ağaç ve hışırtıları
karanlık ormanı çağrıların,
çığlıkların,
yiyor gecenin karanlık yüreğini.

Sirke ve süt, gök, deniz,
gökkubedeki yoğun kütle,
hepsi katılır gizlice bu titreyişe,
karanlığın yorgun yüreğindeki titreyişe.

Çatlarken yürek; ikiye bölünerek
göğe fışkırırken kaskatı yıldız;
yarılırken duru gök
seslenişiyle güneşin;
aynı gürültüdür yaptığı, aynı gürültü,
geceyle ve ağaçla, ortasında rüzgârın.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

1 Comment

  1. Sevgili Bayım;
    Neden yalan söylemeli, neden yaşam çığlığının ta kendisi olan bir şeyi edebiyat düzlemine koymalı, neden gerçekliğin sızlanışlarını andıran, kökleri ruha gömülü cevherden yapılmış şeylere kurgu görüntüsü vermeli? Evet, düşünceniz hoşuma gitti, sevindirdi beni, koltuklarımı kabarttı, ama bir şartım var; sizi okuyacak kişi düzmece bir çalışmayla karşı karşıya olduğu izlenimine kapılmamalı.

    Yalan söylemeye hakkımız var, ama olayların esası konusunda değil. Mektupları asıl adımla imzalamak taraftarı değilim. Mektupları birincisinden sonuncusuna kadar yayımlamak ve bunun için de Haziran 1923 yılına kadar uzanmak gerekli. Okuyucunun elinde tartışma konularının hepsi olmalı.

    Bir insan kısa aralıklarla kendi kendisi olur ve kendisi olduğu zamanlarda bile bütünüyle başaramaz bunu. Yokluğunda hiçbir gerçek yaratılışın varolamayacağı şu sürekli güç tutarlılığını gösteremez.
    Bu insan yine de varolmaktadır. Demek istediğim, onun değerini belirleyen belli bir gerçekliği vardır. Kendini ancak kesik kesik ortaya koyabildiğini bahane edip hiçliğe mi mahkûm etmeli bu kişiyi? Bunu siz bile doğru bulmazsınız, kanıtsa bu kesitlere verdiğiniz önemdir.
    Size mektupları birleştirme önerisinde bulunmayı uzun süredir kuruyordum. Bugüne kadar buna cesaret edemedim ve mektubunuz bu isteğimi yanıtlıyor. Bana önerdiğiniz düşünceyi ne denli hoşnutlukla karşılıyorum demektir bu.

    Şiirlerimdeki kesintilerin, esinimin özüne bile ulaşan ve düşüncelerimi bir nesne üstünde yoğunlaştırma konusundaki altedilmez zayıflığımdan ileri gelen durakların çok iyi farkındayım. Bedensel bir zayıflık, ağız birliği edip ruh dediğimiz ve nesneler çevresinde pıhtılaşıp kalmış sinirsel gücümüzün dalga dalga yayılması olan şeyin özüne kadar ulaşan bir zayıflıktı bu. Ama bu zayıflığın acısını bütün bir çağ çekiyor. Örnek Tristan Tzara, Andre Breton, Pierre Reverdy. Ama onların ruhu fizyolojik olarak hasta değil; hasta değil ruhlarındaki cevher; bu ruhlar başka şeylerle birleştikleri her noktada hasta ama, düşünce dışında hasta değil; peki hastalık neden ileri geliyor, gerçekten çağın görünüşü mü böyle, havada dalgalanan bir tansık mı, kozmik ve kötü huylu bir mucize mi, yoksa yeni bir dünyanın keşfi, hakikatin açık açık yayılması mı?

    Bu insanlardan başka acı çekenlerin sayısı az değil; bense hep tenimde, ruhumda duyuyorum bu acıyı. Bütün edebiyata rengini veren, nesneye alışamama durumu, bende yaşamın kendisine alışamama durumuna dönüşüyor. Bense bu dünyada varolmadığımı söyleyebilirim, üstelik basit bir ruhsal tavır da değil bu. Son şiirlerimde önemli gelişmeler görür gibi oluyordum.
    Hepsi de bu denli yayımlanamaz düzeyde mi? Zaten önemi yok, olduğum gibi görünmeyi, yokluğumla ve köklerimden kopmuş halimle görünmeyi yeğlerim.

    Yine de aralarından önemlileri yayımlanabilirdi. Ayrı ayrı ele alındıklarında çoğu dörtlüklerin iyi durumda olduğunu sanıyorum. Ne var ki bir araya geldiklerinde değerlerinden yitiyorlar.
    Bu alıntıları kendiniz seçer, mektupları sınıflandırırsımız. Bu konuda yargıç ben değilim. Ancak özellikle üstünde durduğum şey, kendimi savunmak için başvurduğum olayların aslında herhangi bir anlaşılmazlık oluşturmamasıdır. Okuyucunun herhangi bir dönem olgusuna değil, gerçek bir hastalığa, varlığın özüne, beyindeki ifade yetersizliklerine dek uzanan ve bütün bir yaşama çöreklenen bir hastalığa inanması gerek.

    En derin gerçekliğiyle ruhu sarıp belirtilerini bulaştıran bir hastalık. Varolmanın zehiri. Gerçek bir felç. Konuşmanızı, anılarınızı yok eden, düşüncelerinizi kökünden söken bir hastalık.

    Anlaşılacak kadar konuştum sanırım; bu son mektubu yayımlayın. Son olarak, görüyorum ki bu mektup, benimle ilgili tartışmada bir başvuru, bir sonuç olarak işe yarayacak.
    Bir insan kısa aralıklarla kendi kendisi olur ve kendisi olduğu zamanlarda bile bütünüyle başaramaz bunu. Yokluğunda hiçbir gerçek yaratılışın varolamayacağı şu sürekli güç tutarlılığını gösteremez. Bu insan yine de varolmaktadır. Demek istediğim, onun değerini belirleyen belli bir gerçekliği vardır. Kendini ancak kesik kesik ortaya koyabildiğini bahane edip hiçliğe mi mahkûm etmeli bu kişiyi? Bunu siz bile doğru bulmazsınız, kanıtsa bu kesitlere verdiğiniz önemdir. Size mektupları birleştirme önerisinde bulunmayı uzun süredir kuruyordum. Bugüne kadar buna cesaret edemedim ve mektubunuz bu isteğimi yanıtlıyor. Bana önerdiğiniz düşünceyi ne denli hoşnutlukla karşılıyorum demektir bu.

    Şiirlerimdeki kesintilerin, esinimin özüne bile ulaşan ve düşüncelerimi bir nesne üstünde yoğunlaştırma konusundaki altedilmez zayıflığımdan ileri gelen durakların çok iyi farkındayım. Bedensel bir zayıflık, ağız birliği edip ruh dediğimiz ve nesneler çevresinde pıhtılaşıp kalmış sinirsel gücümüzün dalga dalga yayılması olan şeyin özüne kadar ulaşan bir zayıflıktı bu. Ama bu zayıflığın acısını bütün bir çağ çekiyor. Örnek Tristan Tzara, Andre Breton, Pierre Reverdy. Ama onların ruhu fizyolojik olarak hasta değil; hasta değil ruhlarındaki cevher; bu ruhlar başka şeylerle birleştikleri her noktada hasta ama, düşünce dışında hasta değil; peki hastalık neden ileri geliyor, gerçekten çağın görünüşü mü böyle, havada dalgalanan bir tansık mı, kozmik ve kötü huylu bir mucize mi, yoksa yeni bir dünyanın keşfi, hakikatin açık açık yayılması mı?

    Bu insanlardan başka acı çekenlerin sayısı az değil; bense hep tenimde, ruhumda duyuyorum bu acıyı. Bütün edebiyata rengini veren, nesneye alışamama durumu, bende yaşamın kendisine alışamama durumuna dönüşüyor. Bense bu dünyada varolmadığımı söyleyebilirim, üstelik basit bir ruhsal tavır da değil bu. Son şiirlerimde önemli gelişmeler görür gibi oluyordum. Hepsi de bu denli yayımlanamaz düzeyde mi? Zaten önemi yok, olduğum gibi görünmeyi, yokluğumla ve köklerimden kopmuş halimle görünmeyi yeğlerim.

    Yine de aralarından önemlileri yayımlanabilirdi. Ayrı ayrı ele alındıklarında çoğu dörtlüklerin iyi durumda olduğunu sanıyorum. Ne var ki bir araya geldiklerinde değerlerinden yitiyorlar.
    Bu alıntıları kendiniz seçer, mektupları sınıflandırırsımız. Bu konuda yargıç ben değilim. Ancak özellikle üstünde durduğum şey, kendimi savunmak için başvurduğum olayların aslında herhangi bir anlaşılmazlık oluşturmamasıdır. Okuyucunun herhangi bir dönem olgusuna değil, gerçek bir hastalığa, varlığın özüne, beyindeki ifade yetersizliklerine dek uzanan ve bütün bir yaşama çöreklenen bir hastalığa inanması gerek.

    En derin gerçekliğiyle ruhu sarıp belirtilerini bulaştıran bir hastalık. Varolmanın zehiri. Gerçek bir felç. Konuşmanızı, anılarınızı yok eden, düşüncelerinizi kökünden söken bir hastalık.

    Anlaşılacak kadar konuştum sanırım; bu son mektubu yayımlayın. Son olarak, görüyorum ki bu mektup, benimle ilgili tartışmada bir başvuru, bir sonuç olarak işe yarayacak.

    İçten ve sonsuz şükran duygularıma inanmanız dileğiyle, sevgili Bayım.

    (25 Mayıs 1924)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir