500 Days of Summer

500 Days of Summer

500 Days of Summer internet gençliğini çok iyi analiz etmiş olduğunu düşündüğüm yönetmen Mark Webb’in son filmi. (Aslında analiz etmiş dedim ama kendisi pek yaşlı sayılmaz, 75 doğumlu birisi olarak hala aramızda olabilir, bizim gibi yaşıyor olabilir)

Konusu “ilişkiler” olan filmler hakkında ne yazarsanız yazın “spoiler” alarmı yazının her yerine dâhil olur. Hem bu spoiler sadece filmle ilgili değil bizzat kendi geçmişinizle de ilgilidir, doğal olarak bu geçmiş ve filmin içeriği okuyucuyu pek ilgilendirmeyeceğinden film hakkında detayları okura bırakıyorum. Ben biraz “bu tür filmlerden” ve “bu tür ilişkilerden” bahsedeyim, genel olsun, kamuya açık ve şifresiz olayım.

“İlişki” dediğimiz kelime, iki kişi arasında gidip gelen elektriğin, yine bu iki kişiden birini çarpmadan ne süreyle ve ne kadar şiddetle var olabileceğini anlatan, teknik bir sevgi olayıdır aslında. Yan yana yürümek, beraber geçen haftasonları, birlikte geçirilen toplam zamanın mutluluğa oranı önemlidir. Bitmeyen gibi görünen günlerin yanında hiç bitmeyecek gibi duran mevsimler de olabilir ve her ilişki başladığı günün sıcaklığına eninde sonunda varır, kışı gören yazı da görür ama sonuçta ilk dalga boyuna ulaşır.

Summer’ın 500 günü de yağmurlu, çamurlu, yazlı-kışlı geçiyor ve topladığı klişelerle izleyenin yüzüne -her ne kadar öyle olmadığını söylese de- “yaz mevsimini” bıraktığını düşünüyor. Konu ilişki olunca, ortalama bir izleyici olarak aklıma gelen ilk örnekler olan Annie Hall ve High Fidelity ile aynı kulvarda koştuğu söylense de, aslında yeri çok farklı, daha çok kopyala-yapıştır sinemasına dâhil olabilir gibi. Anlatım teknikleri, farklı gibi duran ama bir şeylere benzeyen kurgusu ile filme ısınmak mümkün değil. Bu yüzden karakterlerin aslında son derece doğal olan tepkileri ve davranışları da yapmacık ve zorlama geliyor. Programlanmış insanın bazı durumlara nasıl tepki vereceği bellidir, bu tepkilerin dışına çıktığımız anlarda aslında insan olmayı az da olsa başarıyoruz. Bu filmde ise karakterler bana göre insan olmayı bir an bile başaramıyorlar, biçilmiş rollerine uyuyorlar ve tam bir oyunculuk sergiliyorlar. İşin kötü yanı bunu hissederken böylesine “samimiyet” zırhlı filme yaklaşma zorunluluğumuzun olması. Yaklaşamayınca da ipler kopuyor.

İplerim kopunca ben tutunamadım, elbette ki böylesine “samimiyete” güvenen filme yaklaşan ve bana kesinlikle katılmayanlar olacaktır. Ne diyelim elektrik meselesi..

(Ayrıca izlediğim en kötü biten filmlerden birisi, hatta belki de liste yapsam ilk sıraya oturur.. Yazan senaristi geçtim, yönetmen de mi hiç dokunmaz bu sona, anlamadım gitti.)

Author: Burak Kartal

Share This Post On

1 Comment

  1. Yönetmene olan öfkem dinecek gibi değil, bu filmin herhangi bir yerinde Bergman’ın ne işi olabilir ki.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir