2008’de Türkiye Sineması

Türkiye sineması açısından yine karmaşık bir yıldı. Hababam Sınıfı serisinden neyse ki ses çıkmadı, ama Recep İvedik’in, gişede yarattığı büyük başarıdan sonra, ikincisinin hazırlıklarına başlandığını duyduk, bu yıl içinde ikinci Recep İvedik de ne yazık ki çekilip tamamlandı. Osmanlı Cumhuriyeti, Arog da ardından geldi.

Girişten de anlaşıldığı üzere bu sene Türkiye sineması derdini anlatmaktan daha çok gişe odaklı çalışmalara yöneldi. Gişe kaygısının en önemli yansıması olan Şahan Gökbakar karakteri Recep İvedik, toplumca güldüğümüz şeyleri ve ahlâk anlayışımızı bir kez daha düşündürürken, Destere gibi yapımlar da maalesef film etiketiyle sinemalarda yer aldılar. Magazin dünyasında bolca ses getiren Osmanlı Cumhuriyeti ise Gani Müjde’nin son zamanlardaki basit denemelerinin Ata Demirer ile süslenmiş bir gişe vurgunundan ibaretti. Yılın sonlarına doğru bayram haftası geldiğinde sinemayla en alakasız izleyiciyi hedefleyen ve televizyon insanlarının koltuklarından kalkmasını fırsat bilen Kurtlar Vadisi ekibinin “Muro: Nalet olsun içimdeki insan sevgisine” isimli filmi de sinemalarda yerini aldı. Aynı gün Cem Yılmaz Arif karakterini Arog’a gönderirken biz de sinemamızda Taş Devrine dönmüş olacakları bekliyorduk. En azından Arog Cem Yılmaz mizahını sevenler için bir hayal kırıklığı olmadı, yine de filmden nedense daha fazlasını isteyen eleştirmenleri hayal kırıklığına uğrattı. Gişede durum böyle, biraz da sinemamızın olumlu yönlerini anlatalım.

Üç Maymun, Tatil Kitabı ve Sonbahar sanırım bu yılın en iyi filmleriydi. Üç Maymun, Nuri Bilge Ceylan sinemasından ayrı bir yerde duruyor gibiydi, Zeki Demirkubuz sinemasına yakın bulanlar da oldu. Ama suskunlukla ağırlaşan bu ailenin hikayesi; karanlık, ağır ve başka türlü bir Nuri Bilge filmiydi. Yönetmenin Cannes Film Festivali’nde En iyi Yönetmen ödülünü alırken söylediği “ödülü benim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” sözleri ise filmden daha fazla konuşuldu.

Tatil Kitabı gibi dingin bir şekilde derdini anlatan filmleri hep sevdim. Taşra güzellemesi diyerek karşı çıkanlara da aldırmıyorum. Seyfi Teoman ilk uzun metrajlı filminde birbirine dönüşen insanları anlattı. Taner Birsel’i daha fazla izlesek keşke diye de düşündürdü.

Sonbahar hüzünlü bir hikayeyi anlatıyordu, yıllarca sert olması gereken filmler sert olamadığında, öfkeyle bağırılması gereken konularda sessizce filmler çekildiğinde kızdım. Ama Sonbahar’da Yusuf’un sesi çıkamadığında kızamadım ona. O uğuruna verdiği mücadeleyi böyle yaşamıştı, şimdi de sesi alınmıştı içinden, ciğerleri soluk almasına bile izin vermez olmuştu. Yusuf’un suskun hikayesi, çok güzel görüntüler ve müziklerle birleşince bu yıl en sevdiğim filmlerden biri oldu Sonbahar.

Hüseyin Karabey’in Gitmek filmi de kendi içinde Türkiye’ye özgü bir ironiyi yaşadı. Kültür Bakanlığı desteği ile çekilen film yine aynı Kültür Bakanlığı tarafından İsviçre’deki festival programından çıkarıldı. Bir Türk kızının Iraklı bir adama aşık olması düşünülemezdi (bir kadın olarak bunu sormadan edemedim, acaba bir Türk erkeği olsa sorun olur muydu aynı şey diye). Ayça sadece aşık olmakla kalmıyor, peşinden de gidiyordu aşkının, hem de Amerikan’ın Irak işgali sırasında her türlü tehlikeyi göze alarak, sanırım bir kadının fazla cesur olması da yetkililer için başka bir sorundu. Türkiye’de sansürün geldiği mantıksız noktayı göstermesi açısından unutulmaması gereken bir olay oldu bu.

Çok konuşulan başka bir film de “Devrim Arabaları”ydı. İlk Türk otomobilini 142 gün gibi kısa bir sürede yapmaya çalışan mühendislerin hikayesini, iyi bir sanat yönetimiyle bir Amerikan filmi başarı öyküsüymüşçesine anlatıyordu film. Sonunda benzin konmadığı için yürümeyen, ama çok yakışıklı görünen Devrim adlı arabanın gerçek hikayesini öğreniyorduk filmden. Tolga Örnek’in “Türk olmaktan gurur duymak için filmi izleyin” söylemini biraz sakıncalı bulmakla beraber film kendi içinde başarılı sayılabilir diye düşündüm.

“Sekiz günde yazılıp on günde çekilen” Güneşin Oğlu geldi sonra. Onur Ünlü’nün hınzır zekasından beslenen bu film, Türk Sinemasında eksikliğini çok fazla hissettiğimiz içinde zeka olan filmlere gülme isteğimizi doyurdu. Onur Ünlü hemen bir on günde başka bir film çekse de gülmek için çok beklemesek.

“Çağan Irmak’tan Issız Adam” da sanırım bu yılın en çok konuşulan filmiydi. Yönetmenin film çektiğini bile bilmezken gösterime sessiz sedasız girdi, sonra Beyoğlu’nda durmadan çalınan filmin müzikleriyle büyük bir gürültüyü de beraberinde getirdi. İncelikten yoksun ve yüzeysel bir aşk filmiydi bu. Yine insanların birbirlerine ne kadar çok ağladıklarıyla anlata anlata bitiremedikleri…

Bu yıl da böyle geçti. Yılın sonlarına doğru Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak romanını filme çektiğini duyup heyecanlandık. Ocak ayının ilk haftası gösterime girecek Yusuf Üçlemesi’nin ikincisi Süt’ü ve yine ocak ayında izleyeceğimiz Pandora’nın Kutusu’nu ise merakla bekler olduk.

Nezaket ve Burak Kartal

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

1 Comment

  1. Gişeyi hedefleyen zorlama işler dışında, hakikaten sağlam filmler de vardı 2008’de. Türk Sineması, iyi ya da kötü, insanlara birçok seçenek sunabildi. Herkes kendi paşa gönül kriterine göre filtrelendirdi, sevdi, eleştirdi ama daha çok daha çok dedi bir yandan. Ben dedim, daha çok türk filmi, daha çok yeni iş istedim. Batı’ya meyyal, ukala gibi izleyici etiketleri yaratan yaratan ve bizi -eksik olsun- sansüre doyuran 2008’de beni en çok vuran film Sonbahar oldu. Umuyorum k, 2009 daha zengin bir mönü sunar hepimize. (Yazı da ayrıca şahane olmuş, ellere sağlık.)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir