127 Hours

Dikkat: İzlemeden Okuma! Bu yazı filmin sürpriz sayılabilecek gelişmelerini de içermektedir.

Oscar’lı Danny Boyle’dan artık yeni bir Trainspotting gelmeyeceğinin farkındaydık ancak Aron Ralston’ın bir kanyonda sıkıştığı 127 saati anlatan yeni filminin vasatlığı yine de sürpriz oldu.

Aron macerayı ve yalnızlığı seven bir adamdır. Nereye gittiğini kimseye söylemeden hareket eder. Annesinin telefonlarına çıkmaz, kendisinin merak edilmesine pek aldırmaz. Bir hafta sonu yine kimselere haber vermeden Utah’taki bir kanyona gitmek üzere yola çıkar. Yolda Magen ve Kristi adlı iki kızla tanışır, onlara gidecekleri yere kadar gönüllü rehberlik eder. Sonra yoluna yine yalnız devam eder. Kanyonun içinden geçerken kolu bir kayanın hareket etmesiyle kanyon ve kaya arasında sıkışır. Bu şekilde tam beş gün geçirir. Bu süre boyunca da kolunu kurtarmak ve hayatta kalmak için elinden gelen her şeyi yapar.

Gelelim yönetmenin böyle bir hayatta kalma hikâyesini nasıl anlattığına. Öncelikle filmin başında gördüğümüz ve toplumsal hayat eleştirisi sandığımız görüntülerin aslında öyle olmadığını anlıyoruz Aron sıkışıp kaldığında. Metrodan çıkan kalabalık insan görüntüleri ve Aron’ın yalnızlığı arasındaki zıtlık aslında hiç de öyle doğaya dönüşü romantize eden görüntüler değilmiş. Aksine yönetmen bir sosyal hayatın içinde olmanın güzellemesini yapıyormuş. Çünkü Aron kanyonun içine sıkıştığı andan itibaren sürekli olarak o çok sevdiği yalnızlığını sorguluyor ve anılarında, aramadığı annesine, terk ettiği sevgilisine sarılıyor. Ve yine sürekli tekrar edilen şey “nasıl olup da kimselere haber vermeden böyle bir yere gelebildiği” oluyor. Yönetmen öyle bir ısrara vardırıyor ki bu yalnızlık karşıtı söylemini neredeyse Aron’ın bir ailesi olmadığı için o kanyonda sıkışıp kaldığını düşünmeye başlıyoruz. Ancak filmin sonunda gerçek Aron’ın, tek koluna rağmen hala dağcılığa devam ettiğini öğrenmek de ilginç oluyor. Evet Aron evlenmiş ama haber bıraksa bile yine yalnız bir şekilde doğada kaybolmaya devam ediyor. İster istemez bu gerçekten filmin sonunda gördüğümüz adamın hikâyesi mi diye sormadan edemiyoruz. Bütün bu düşünceler, kamera kayıtlarındaki sözler ilk fırsatta yine dağlara dönecek kadar tutkulu bir adama ait olabilir mi? Yoksa yönetmen onun panik halindeki durumundan ısrarla muhafazakâr bir film çıkarmaya mı uğraşmış? Bu sorularla birlikte aklıma geçenlerde gazetede gördüğümüz bir haber de düşüyor: “İntihar edeceğini facebookta yazdığı halde kimse umursamadı.” Sanırım birilerine not bırakmaya da çok fazla anlam yüklenemeyeceği günlerde yaşıyoruz. Ancak böylesi sorgulayıcı bir tavır Boyle’un yüzeysel sinema diline çok fazla gelebilir.

Geçtiğimiz Randevu İstanbul’da gösterilen film önümüzdeki ay vizyonda olacak.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir