11’e 10 Kala

Pelin Esmer’i Arslanköylü kadınların tiyatro yapma çabasını anlattığı 2005 tarihli “Oyun” adlı belgeseliyle tanımıştım. Daha önceki “Koleksiyoncu” belgeselini ise izlemedim. “Oyun” benim o tarihe kadar izlediğim en samimi, umut verici belgeseldi ve çok sevmiştim. Yönetmenin ilk kurmaca filmini çekecek olması beni ilk günden beri çok meraklandırmıştı.

Pelin Esmer daha önce “Koleksiyoncu” ile belgeselini çektiği amcası Mithat Esmer’i bu kez kurmaca bir film içine dâhil ediyor. (Sanırım benim de böyle bir amcam olsaydı peşini bir türlü bırakmazdım.)

Mithat Bey kitaptan ekmek etiketine kadar her türlü nesneyi toplayan bir koleksiyoncudur. “Emniyet Apartmanı”nda yaşar. Komşuları onu çöp evde yaşayan ve her şeye karşı çıkan inatçı bir ihtiyar olarak görürler. Ellerinde apartmanın hasarlı olduğuna ve yıkılması gerektiğine dair bir belge vardır. Ama Mithat Bey bir türlü evinden çıkmaz istemez. Komşularıyla arasındaki “emniyet” farkı ilk burada ortaya çıkar. Onun için bu ev, karısına tercih ettiği koleksiyonu “güven” demektir. Öte yandan karısı ve çocukları köye yerleşmiş olan bir başka yalnız Kapıcı Ali için güven, memuriyettir. Buradan ayrıldıktan sonra hiç bilmediği İstanbul sokaklarında kalacağından korkup Mithat Bey’in koleksiyonunu bir fırsat olarak kullanır. Mithat Bey’in ona olan ihtiyacını bir tür ranta çevirir. Onun gönderdiği yerlere girip çıkarken hem İstanbul’u öğrenir, hem de o çok istediği güvenli işi bulur.

Öncelikle yönetmenin bu film için seçtiği üslubu çok sevdim. Filmin açılışında Mithat Bey’in peşine takılıp önce İstanbul sokaklarında dolaşıyor, sonra her yerinde gazeteler, dergiler, çeşitli nesneler olan evin içinde geziyoruz. Fonda sokağın sesleri var. Sonra o sesin Mithat Bey’in kayıt cihazından geldiğini anlıyoruz. O sadece nesneleri değil sesleri de biriktiriyor. Daha sonra bu kayıt cihazı Ali’ye Mithat Bey’i, Mithat Bey’e Ali’yi anlatan bir şeye de dönüşüyor. Yönetmen Altyazı’daki söyleşisinde “En başından beri kafa yorduğum meselelerden biri de, sesin görüntüyle neredeyse eşdeğer olarak kullanılmasıydı. Sesin anlama hizmet etmesini istedim. Koleksiyoncunun ses kayıtları tutması da bununla ilgiliydi. Bazen görüntüleri unutabiliyoruz ama bazı sesleri hiç unutmuyoruz”* diyor. Gerçekten de son zamanlarda sinemamızda sesi bu kadar işlevsel kullanan başka bir film izlediğimi hatırlamıyorum. (Belki bir de “Hayat Var”.)

Filmin bence en fazla aksayan yanı senaryonun iki yalnız adamı bir noktada buluşturmaya çalışmasıydı. Yani bana kalsa filmde zaten öyle bir şey olmuyordu da her yerde söylenen bu. Oysa hiçbir an bu iki adamın gerçekten temas ettiklerini hissedemedim. (Karşılıklı votka içtikleri sahnede bile biraz.) Mithat Bey koleksiyonuyla fazla ilgili olduğundan ne kendisini ziyarete gelen yeğeni Ömer’i gerçekten görebiliyordu, ne de ondan her gün bir şeyler çalıp satan Ali’yi. Onun için her şey koleksiyonunun bir parçasıydı, Ömer’e çocukken aldığı oyuncak da, Ali’nin onun sesi üzerine yanlışlıkla kaydettiği kendi sesi de. Yoksa kimseyle gerçekten temas edebildiğini film boyunca görmedim. Ama onu kendi dünyasında yaşayan yalnız bir adam olarak izlemek benim için yeterliydi zaten. Filmi de tam bu nedenle sevmiştim. Kendi dünyasında yaşayan bir adam ve çevresindeki herkesin o dünyaya bakışındaki farklarla aslında kendi dünyalarını ortaya koyması.

*Altyazı Dergisi Eylül 2009

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir